Seçim dönemleri, demokratik siyasetin genel sağlık kontrolünden geçirildiği dönemlerdir. Toplumsal sorunlar tespit ve teşhis edilir; bunlara yönelik çözüm önerileri belirlenerek halkın önüne çıkılır. İktidarı ve muhalefetiyle bütün siyasi parti ve aktörler, halkın beğeni ve desteğini kazanmak amacıyla vitrine çıkarlar; yeni döneme ilişkin önerilerini seçmen kitlesinin bilgisine ve ilgisine sunarak kendilerini pazarlamaya çalışırlar. Bu yolla, bir yandan temsiliyet ilişkisine ciddi bir anlam ve içerik kazandırılır, diğer yandan da seçmenlerin farklı siyasi seçenekleri tanıyabilme ve bunlar arasında tercih yapabilme imkânı yaratılır. Böylece, demokrasinin temel ilkelerinden biri olan “yarışmacı siyaset” kendisini göstermiş olur.
Yarışmacı siyaset, çoğulcu siyaset demektir. Bunun anlamı, toplumun doğal yapısında mevcut olan bütün farklılıkların eşdeğerli kabul edilmesi ve iktidar yarışına serbestçe katılabilmesidir. Gerçekten de, demokrasi teorisi; sınıf, statü, dünya görüşü, hayat tarzı, ideoloji, cinsiyet, dil, din, mezhep, kültür ve benzeri faktörlere bağlı olarak ortaya çıkan farklılıklardan birinin diğerleri karşısındaki kategorik üstünlüğünü kabul etmez. Kısacası, demokrasi, farklılıklardan herhangi birinin ayrıcalıklı konumuna geçit vermez. Bunun siyasetteki yansıması, siyasi çoğulculuğun, toplumsal çoğulculuğun bir türevi olarak kabul edilmesidir. Daha açık ifade etmek gerekirse, toplumda mevcut olan bütün farklılıklar, demokratik siyasetin konusunu oluştururlar. Demokratik siyaset, farklılıklardan kaynaklanan sorun ve taleplere açıktır. Bundan da öte, farklılıklar, siyasi arenanın aktif özneleri olarak siyaset yarışına da katılabilirler.
Bu özelliği nedeniyledir ki, demokrasi, farklılıkların barışçı birlikteliğini sağlayan bir siyasi yöntem olarak belirir. Her türlü farklılığın eşdeğer kabul edildiği, toplumsal görünürlüğüne imkân tanındığı, örgütlenebildiği ve siyaset sahnesinde yer alıp iktidar yarışına katılabildiği çoğulcu siyasi ortam, barışçı birlikteliğin ön önemli güvencesini oluşturur. Zira, böylesi bir özgür ortam, toplumsal ayrışma eğilimini engelleyeceği gibi, herkesin kendisini demokrasi oyunu içinde görmesini sağlamak suretiyle birlikte yaşam arzusunu da pekiştirir. Böylelikle, farklılıklardan kaynaklanan uzlaşmazlıklar, fiili çatışmalara dönüştürülmeden demokratik mekanizmalar içinde çözülür ve barışçı birlikte varoluş sağlanmış olur.
Demokrasinin nisbi olarak sağlıklı işlediği toplumlarda, demokratik siyaset ve bunun en önemli mekanizmalarından biri olan seçimler, yukarıda kısaca değinilen türden bir işleve sahipken, Türkiye’de çok daha farklı bir işlev ve misyona sahiptir. Sivil siyasetin bürokratik vesayete tabi kılınarak dar bir alana hapsolunduğu Türkiye’de, siyasetin meşru öznesi ve konusu, resmi ideoloji tarafından belirlenir. Farklı bir anlatımla, Türkiye’de siyaset, vesayet ideolojisinin çizdiği sınırlar dahilinde “dar alanda kısa paslaşmalar” şeklinde cereyan eder. Dolayısıyla, gerçek anlamıyla bir demokrasiden söz etmek mümkün değildir. Türkiye’de geçerli olan, sınırları ve çerçevesi resmi ideoloji tarafından belirlenen ve sivil-asker bürokratlar ile onların sivil uzantıları eliyle sürdürülen bir “vesayet demokrasisi”dir.
Vesayetçi telakkide devlet, toplumdan bağımsız, onun önünde ve üstünde bir zatiyet olarak görülür; buna karşın -bütün halkçı retoriğe rağmen- halk, bir türlü reşit hale gelemeyen, kendisine güvenilemeyen ve attığı adımların sürekli vasilerince kontrol edilmesi gereken bir çocuk olarak kabul edilir. Doğruyu yanlıştan ayırt etme yeteneği olmadığına inanılan bu çocuğun, kendi “iyi” anlayışına sahip olmasına ve bu doğrultuda kendi kendisini yönetmesine izin verilmez. Her sorununu dillendirmesine müsaade edilmeyen bu çocuk, dillendirebildiği sorunlarından ancak bir kısmına (vasilerince uygun bulunanlara) karşılık bulabilir. Böylesi bir ilişki biçiminde, özgürlüğe, özerkliğe ve kendi kaderini belirlemeye yer yoktur.
Öte yandan, vesayet rejimi, halkı yekpare bir bütün olarak görür. Halkın kendi içindeki kimi farklılıklarını kabullenmez. Bu farklılıkların siyasi arenada boy göstermesi bir tarafa, toplumsal görünürlüklerine dahi tahammül edilmez. Dolayısıyla siyaset, belirli halk kesimleri ile belirli sorun alanlarının dışlandığı bir sürece tekabül eder. Siyasetin temel parametreleri, devlet ve onu temsil iddiasında olan bürokratik seçkinlerce belirlenir. Halka terk edilen siyaset sahasında hükümetlerden beklenen ise -hangi politik ya da ideolojik tercihe sahip olurlarsa olsunlar- bu vesayete boyun eğmeleri ve yalnızca belirli alanlarda görev ifa eden aygıtlar olarak iş görmeleridir. Bu nedenledir ki, hükümetler, -isteseler dahi- Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, azınlıklar sorunu, Alevi sorunu ve Kıbrıs sorunu gibi mahrem alanlara dokunamazlar. Bu ve benzeri sorun alanları demokratik siyasetin dışında tutulduğundan, bu alanlara ilişkin siyaset üretmenin ve seçim dönemlerinde halkın karşısına çıkmanın sonuç doğrucu bir etkisi yoktur.
Türkiye’nin temel toplumsal meselelerinin demokratik yöntemlerle çözülmesinin önünde ciddi bir engel olarak duran vesayetçi sistem, şimdiye kadar şu veya bu şekilde kendini idame ettirdi; ancak, bu saatten sonra böyle bir sistemin sürdürülmesi son derece güç görünmektedir. Gerek iç ve gerek dış dinamikler, devlet eliyle yürütülen vesayetin sürdürülmesini zorlaştırmaktadır. Dış dinamiklerden kasıt AB sürecidir; yaklaşık yarım asırdır içinde bulunulan bu süreç, siyasal yaşam üzerinde militarist-bürokratik tahakkümün giderilmesini ve demokratik normalin tesisini amaçlar. AB sürecinin derinleştirilmesiyle birlikte vesayetin dayanaklarının zayıflaması kaçınılmazdır.
İç dinamikler ise iki bağlamda ele alınabilir: İlki, 1970’lerden itibaren Batı’da güçlenmeye başlayan ve farklılıkların tanınması ile kabulünü talep eden değişim dalgası, 1980’lere gelindiğinde Türkiye’yi de etkisi altına almasıdır. Bu tarihten itibaren, sürekli baskı altında tutulmaya çalışılan etnik ve dini kimlikler kamusal alanda görünmeye, konuşmaya ve siyasete katılım talebinde bulunmaya başladılar. Bu dönemde özellikle İslami hassasiyetlere yaslanan İslami görünürlük talebi ile Kürtlerin kendi etnik ve kültürel kimliklerinin tanınması talebi belirleyici bir önem sahip oldu ki, artık bu talepleri vesayetçi sistemin mantığı içinde karşılamanın ve bastırmanın imkânı kalmadı.
İkincisi, modernleşme projesinin, bürokratik vesayeti haklılaştıran gerekçesinin ortadan kalkmış olmasıdır. Çevreyi temsil eden güçlerin muasır medeniyetin değerlerine karşı oldukları varsayımıyla haklılaştırılıp uygulamaya konulan vesayet rejimi, günümüzde artık söylemsel meşruiyetini yitirmiş bulunuyor. Zira 21. yüzyılın Türkiye’sinde çağdaş dünyanın değerlerine sahip çıkma ve onun bir parçası olma irade ve çabasını –yetersiz de olsa- vesayet altında tutulmaya çalışılan toplumsal kesimler ve onların siyasal temsilcileri gösteriyor. Çağdaşlıktan dem vuran ve muasır medeniyet seviyesine ulaşma hedefini kendilerine şiar edinen devletçi seçkinler ise tam tersi bir duruşla çağdaş dünyayla bütünleşme çabalarını engellemeye ve baltalamaya çalışıyor. Kendi içinde çelişkili ve tutarsız olan böylesi bir duruş vesayet rejiminin giderek daha fazla sorgulanmasına ve meşruiyetinin de aşınmasına neden oluyor.
Vesayet rejiminin yaşadığı bu kriz, siyasi arenada iki farklı tavrın belirmesine yol açtı: Bir tarafta vesayetten nemalanan ve bu nedenle de statükonun sürgit devam etmesini sağlamaya çalışan siyasal partiler var. Bunlar vesayet sayesinde her daim ülkenin ve insanların kaderi üzerinde karar verme iktidarına sahip olduklarından, mevcut durumun (statükonun) muhafaza edilmesi için cansiperane bir çaba içindeler. Diğer tarafta ise, vesayet sistemine itiraz eden, ülkede demokrasini kurumsallaşmasını ve temel hak ve özgürlüklerin yerleşmesini savunan değişim yanlıları var. İşte 22 Temmuz seçimleri bu anlamda bir dönüm noktasıdır. Seçmen vereceği oyla ya statüko taraftarlarının elini güçlendirecek, ya da değişim talep edenlerin önünü açacaktır. Statüko taraftarlarının, ülkenin kadim sorunlarının müsebbibi oldukları ve her geçen gün daha fazla anti-demokratik yollara saptıkları düşünüldüğünde, seçmenin tercihini değişimden yana kullanması herkes için daha hayırlı olacaktır. |