|
|
 Hakkari’nin Yüksekova ilçesinde geçen yıl saldırıya uğrayan Dağlıca Taburu, AİHM gündeminde. Ancak davanın saldırıyla ilgisi yok. Yüksekovalı iki aile, taburun konuşlandığı arazinin kendilerine miras kaldığını savunuyor. Peki AİHM bu davaya nasıl bakar?
PKK’nın 12 askerini şehit etmesi, 8 askerini de kaçırmasıyla kamuoyu gündemine giren Dağlıca Taburu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gündemine arazi anlaşmazlığı nedeniyle girdi. Hakkari Yüksekova’dan Buldan ve Baykal aileleri, Dağlıca Taburu’nun konuşlandığı 22 bin dönümlük arazinin, babalarından miras kaldığı gerekçesiyle 6 yıl önce mahkeme başvurdular; 1938 yıllarına ait tapu kayıtları olduğunu belirterek, tapu tescil davası açtılar. Davaya bakan Yüksekova Asliye Hukuk Mahkemesi, bilirkişi tesbiti istedi. Ancak bilirkişinin keşif yapması 4 yıl sonra mümkün olabildi. Sonunda mahkeme, arazinin “tarıma elverişsiz, devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerden olduğu, askeri yasak bölge için elverişli olduğu” gerekçesiyle davayı reddetti. Davacı aileler ve tanıkları ise, bu arazide ceviz, elma, armut ağaçları bulunduğunu, patates ve her çeşit sebzeyi yıllarca ektiklerini, yayla olarak da kullandıklarını belirterek, temyize gittiler. Ancak Yargıtay da, yerel mahkemenin kararını onadı. 6 yıl sonra davanın aleylerine sonuçlanması ve iç hukuk yollarının tükenmesi üzerine AİHM’e başvuran iki aile, hem adil yargılama yapılmadığı, hem de mülkiyet hakkının ihlali gerekçesiyle Türkiye aleyhine 250 bin Euro tazminat talebiyle dava açtılar.
“Zilyetlik” gerekçesine dayanan “tapu tescil davası”nı aileler adına AİHM’e taşıyan avukat Dinçel Aslan, davanın detaylarını NTVMSNBC’ye anlatırken, Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları Danışma ve Uygulama Kurulu Üyesi avukat Güney Dinç de AİHM’in mülkiyet hakkına yaklaşımı ile ilgili bilgi verdi.
Avukat Dinçel Aslan:
BABA MİRASI ARAZİ ‘ASKERİ YASAK BÖLGE’
Buldan ve Baykal aileleri Hakkari’nin Yüksekova ilçesi Dağlıca köyünde yaşıyorlar. Sözkonusu araziye ilişkin 1938 yıllarına ait tapu kayıtları var. Bu taşınmazlar, babalarından kalma ve zilliyet yoluyla kendilerine düşen taşınmazlar. Dağlıca Taburu 1995 yılında kuruluyor. Kamulaştırma işlemi yapılmadan ve ailelerin hiçbir şekilde rızaları alınmadan, doğrudan buraya taburu kuruyorlar. 22 bin dönümlük arazinin önemli bir bölümü üzerinde tabur kurulmuş, ama arazinin tamamı işlevsiz hale getirilmiş ve “Askeri Yasak Bölge” ilan edilmiş. Usulüne uygun olarak tescil yapılmamış. 2002 yılında tescil talebiyle Yüksekova Asliye Hukuk Mahkemesi’ne dava açtılar. 6 yıl süren bir yargılama süreci sonunda davaları reddedildi. Dosya 2007’de Yargıtay’a gitti ve Yargıtay yerel mahkemenin kararını onadı. Biz de 12.05.2008 itibarıyla iç hukuk yollarının tüketilmesi üzerine AİHM’e dava açtık. Adil yargılama hakkı ihlal edilmiştir. Özellikle dosyadaki tanık beyanları ve tapu tespitleri, keşif tutanağı ve bilirkişilerin beyanlarına bakıldığı zaman, bu ailelerin bu taşınmazları kazanma hakları olduğuna ilişkin ciddi deliller bulunmasına rağmen, davaları reddedildi.
KEŞİF İÇİN 4 YIL BEKLENDİ
Bölgede meydana gelen çatışmalar nedeniyle, vatandaşların güvenliğinin sağlanması için taburun kurulmasının zorunlu olduğu gerekçesi ileri sürüldü. Mahkeme keşif tutanağıyla, bölgenin “Askeri Yasak Bölge” olduğunu belirterek köylülerin talebini reddetti. Arazinin eğiminin fazla olması, yüksek ve taşlık olması nedeniyle askeri bölge için elverişli olduğunu söyledi. Ama haklılıklarını gösterecek herhangi bir yasal beyanat yok. Öyle olsaydı AİHM’e gitmezdik. Güvenlik gerekçesi olsa dahi vatandaşın mülkiyet hakkı, hiçbir şekilde rızası olmadan ve kamulaştırma işlemi olmadan ihlal edilemez. İşin ilginç yanı da 2002 yılında yapılması gereken keşif, “güvenlik” gerekçesiyle 4 yıl boyunca yapılamadı. Taburu olan bir yerde güvenlik gerekçesinin ileri sürülmesi çok ilginç bir durum. Burada asker ve tabur varsa, niye güvenlik problemi olsun.
Avukat Güney Dinç (Türkiye Barolar Birliği):
AİHM BENZER DAVALARA NASIL YAKLAŞIYOR?
AİHM, mülkiyet hakkının gerçek anlamda edinilip edinilmediğine bakıyor. Örneğin, sözünü ettiğimiz yer, eğer başvurucuların tapulu malı ise; neden sonlandırılmış, kamu yararı var mıdır yok mudur, buna bakar. Ayrıca bu işlemin ulusal hukuka uygun olup olmadığını göz önünde bulunduruyor ve bu işlem eğer keyfi bir işlemse, hukuka dayanmıyorsa, yasal dayanağı yoksa, öncelikle bu gerekçelerle İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ihlali olarak niteleyebiliyor. Bütün bunların hepsinden geçtikten sonra; yani keyfi değil, yasal dayanağı var, ulusal hukuka uygunsa, o zaman şu koşulu arıyor: Orantılılık. Yani, siz bir kamu hizmeti için birisinin malını elinden almışsanız... AİHM “Kamu yararı için yapılabilir, ama bunun bedelini mal sahibine ödemeniz gerekiyor” diyor. Hukuki temeli bu kadar basit. Türkiye’de maalesef bu anlayış oluşmamış daha. Örneğin tapulu bir malınız var. Sonra günün birinde size diyorlar ki, “Ya burası ormanmış, senin tapunu iptal ettik” veya deniz kenarında yazlık bir eviniz var; günün birinde diyorlar ki “Sizin eviniz mülkiyet hakkına girmeyen bir yerde, kumsalın üzerinde yapılmış. Tapunuzu iptal ettik, evinizi de yıkıyoruz”... Şimdi bunu yapabilir aslında devlet, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve bu sözleşmeyi yorumlayan AİHM “Devlet bunları yapamaz” demiyor; “Yapabilir, ancak karşılığını verecek” diyor. Sorun burada.
“ZİLYETLİK” VEYA “MEŞRU BEKLENTİ”
Söz konusu davada birkaç konu var. Bunların henüz bir tapuları yok. Uzun süre kullanıma dayanarak (buna “zilyetlik” diyoruz) “Burası bizim malımızdır” diyorlar ve kendilerine tapu verilmesi için bu davayı açıyorlar. Bu birinci nokta: Burası edinilmiş-kazanılmış bir mal mı? AİHM yerine göre zilyetliği de kabul ediyor. Mülkiyet hakkı gibi boyuta gelmişse, AİHM bu duruma “meşru beklenti” diyor. İkinci nokta şu: Gerçekten mülkiyete konu olamayacak yerler var. Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerler, kayalıklar vs. Burada bir tartışma var. Davacılar diyor ki, “Burayı mera olarak kullanıyoruz”. Ama mahkeme ve bilirkişinin saptamasına göre de burası tarıma elverişli bir alan değil.
ZORLUKLAR TAŞIYAN BİR DAVA
Bu konu artık bir hukuksal ilkenin yorumunu geçmiş, “Delillere göre ne karar verilmesi gerekir?” noktasına gelmiş. AİHM, mülkiyet hakkına ilişkin birçok davada şuna bakıyor. “Bir defa mülkiyet hakkı kazanılmış bir hak mıdır, yoksa değil midir?”. Arkasından devam ediyor. Ek Protokol’ün 1. maddesi “kazanılmamış bir mülkiyet hakkını edinme olanağını tanımaz” diyor. Yani ulusal hukuka göre, mülkiyet hakkının varlığı bu olayda tartışmalı. Böyle durumlarda da şuna bakıyor AİHM. Ulusal yargılamada, davacılara bütün isteklerini ortaya koyma hakkı tanınmış mı? Yani tanık götürmüşsünüz dinlenmişse, bilirkişi dinlenmişse, itirazlar incelenmişse, bütün bunlara rağmen burada bir mülkiyet hakkının doğduğu kabul edilmemişse, AİHM çoğu zaman “Ulusal yargının takdiri yerindedir” diyebiliyor. Bu dava, AİHM’de zorluklar taşıyan bir dava. Mutlak surette bu başvuruyu olumlu sonuçlandırırlar, diyemiyorum. Bunu söylemek pek kolay değil. Ama mahkeme çok farklı yaklaşımlar içinde olabilir. Çok kritik ve spesifik bir olay bu. Kendi içinde çözüme bağlanacak.
4 YIL GÜVENLİK SEBEBİYLE BEKLENİLMEZ
Davacıların keşif için 4 yıl beklenmesi nedeniyle adil yargılama yapılmadığı itirazı ise haklı. 4 yıl bu sebeple bir dava bekletilemez. Eğer burada bilirkişilerin tespit yapmalarına askeri organlar engel olmuşsa, doğru değildir. Çünkü hem güvenlik sağlanır, hem askeri bölgenin dokunulmazlığı korunur, hem de yargı gereğini yapar. Yani bunun bir çaresi olmalıdır, diye bakar AİHM. Adil yargılanma var mı yok mu? Bütün imkanlar başvuruculara tanınmışsa, her türlü tanıkları dinlenmiş, bilirkişi incelenmişse “adil yargılanma” talebi yerinde görülmeyebilir. Ama benim şu anda bilemediğim, gerçekten adil yargılanmayı etkileyen, çiğneyen ögeler varsa, davacılar haklı çıkabilirler. Bir de, 6 yıl bu dava için çok olmayabilir. Çünkü tapulu bir mal olsaydı, dava çok hızlı giderdi. Davanın uzamasının sebebi davacının elinde bir tapu olmaması. |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|